Adama

Bu siteyi Erdoğan Kükrekol’un anısına adamak istiyorum.

En azından, adının ve acıklı öyküsünün Internet ortamında küçücük de olsa bir yeri olsun istedim.

Ben müziğe benim kuşağımın birçok üyesi gibi ilkokul yıllarında mandolin dersleri alarak başladım. Neden mandolin? Genel olarak halkın batı müziğine yönelmesi için batı çalgılarının çalınması teşvik ediliyormuş. Devletin bu konuda resmi bir rolü olmuş mu bilmiyorum ama o kadar çalgı arasında her nedense mandolin popülerleşmiş (mandolinin zamanın köy enstitülerinde, halkevlerinde kullanıldığını okuyoruz). Ortaokul ve lise müzik öğretmenlerinin hepsi mandolin çalmayı bilirdi, ilkokullarda da öğretmenlerden bazıları çalardı. Ancak, hatırladığım kadarıyla, mandolin müzik derslerinde kullanılmazdı; bu öğretmenler okullarda, okul saatleri dışında paralı özel kurslar düzenlerlerdi.

Erdoğan Kükrekol, 1960’ların başlarında Tarsus Lisesi’ne müzik öğretmeni olarak atanmıştı. Her müzik öğretmeni gibi o da lisedeki öğretmenliğinin dışında mandolin kursları düzenliyor, evlere gidip özel keman, piyano dersleri veriyordu. O yılların Tarsus’unda hemen göze çarpan farklı biriydi: genç, uzun boylu, iyi giyimli, kahküllü, hareketli, yakışıklı bir adamdı ve açık mavi bir motorsikletle dolaşırdı. Evliydi, yanılmıyorsam bir de küçük kızı vardı.

Mandolin kurslarındaki ilk iki yılımda dersleri ilkokuldaki sınıf öğretmenimden aldım. Üçüncü yılda başka bir yere tayini çıkınca kursları Erdoğan Bey devraldı, öyle karşılaştık. Birkaç ay sonra artık mandolinle vakit kaybetmemem, yeni bir çalgıya geçmem gerektiğini söyledi. Piyano olsa iyi olurdu ama benim ailenin öyle pahalı bir çalgıyı satın alması düşünülemezdi bile. Öyleyse keman dedik. Dayılarımdan birinde bir keman vardı, bir süreliğine denemek için alıp eve getirdim. Bir akşamüstü odama kapanmış kemanı çalmaya uğraşırken babam girdi, “her ne çalacaksan çal ama ne olur bu aleti çalma” dedi. Babamın müzikle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktu ama baktım ki keman konusunda son derece kesin fikirleri varmış: “bu aleti çalan içine kapanır, melankolik olur, ince hastalığa (verem) tutulur, esrara içkiye başlar, sürünür…” Herhalde Muş-Tarsus ekseninde karşılaştığı kemancılardan böyle bir imaj geliştirmişti. Bundan kısa bir süre sonra da kırk sekiz düğmeli bir akordeonu getirip koydu önüme, “Erdoğan Bey’e de sordum, onayladı” dedi.

Akordeon pek ciddiye alınan bir çalgı değildir ama çok ilginç ve genellikle bilinmeyen birtakım özellikleri vardır. Dünyanın her yerinde sağ tarafında piyano gibi tuşlar olan akordeonlardan çalanların tahminim en az yarısı sol elin altındaki düğmeleri kullanmaz. Çünkü bu düğmelerin düzenini anlayabilmek için biraz çalışmak, armoni kurallarına kafa yormak gerekir. Bu düğmeler diklemesine beşli aralık kuralıyla sıralanır, yatay olarak da akora adını veren tek sesli bir düğmenin yanında sırasıyla majör, minör, yedili ve eksiltilmiş beşlili minör akorları içeren düğmeler dizilidir. Yani, akordeonun sol tarafındaki düğmelerin mantığını kavramak az çok armoninin temellerini kavramak demektir.

Erdoğan Kükrekol’dan 13-14 yaşlarımdayken yaklaşık bir buçuk yıl özel akordeon dersi aldım. Kendisi bu çalgıyı çok iyi çalamıyordu ama kurallarını biliyordu. Daha da önemlisi, meslektaşlarının çoğundan farklı olarak, müziğin sistemine “kafayı takmış,” bu işi merak eden, bu konuda düşünen, heyecanlanan biriydi ve beni müzik konusunda ciddi biçimde meraklandırmayı ve yönlendirmeyi başardı. Akordeonu masaya yatırıp sol taraftaki düğmelerin düzeninin akorlararası ilişkiyi nasıl yansıttığını öğretmek için çizdiği şemaları bugün kızıma armoni öğretirken olduğu gibi hatırlayıp kullanabiliyorum.

Ortaokulda özellikle bu müzik hevesim yüzünden derslerim kötülemeye başlayınca ailem akordeon derslerine ara verilmesine karar verdi ve bu “düzenli” müzik eğitimimin sonu oldu. Bundan sonra resmi ya da özel hiç kimseden enstrüman ya da müzik dersi almadım, yalnızca bu adamla başlattığım temelin üzerine saplantılı bir biçimde kendi kendime inşaata devam ettim. Kurduğum yapıda standart eğitimle karşılaştırılırsa bol sayıda gedik ve aykırılıklar bulunabilir ama on yıl kadar bir süreyle New York’ta müzik yazarak ekmek yiyebildim, temelde bana aşılanan motivasyonun bunda önemli bir rolü olduğuna inanıyorum.

Hangi yıl olduğunu tam hatırlayamıyorum — 1965-70 arasındaydı — Erdoğan Kükrekol lisedeki bir erkek öğrenciyi müzikten bütünlemeye bırakmış. Söylentilere göre bütünleme sınavında öğrenciye ağzını açıp herhangi bir türküden, şarkıdan bir satır olsun mırıldansa geçireceğini söylemiş ama öğrenci yapmamış — belki aşırı utangaçtı, belki müzik gibi bir dersle başının belaya girmesini akıl dışı buldu, inada bindirdi, belki erkekliğine yediremedi… Sonuçta, öğrenci okulun önünde tabancayı çıkarıp Erdoğan Kükrekol’u vurmuş. Birkaç gün komada kaldıktan sonra öldü. Sanırım 30-35 yaşlarındaydı. Erdoğan Bey, tayin yoluyla içine düştüğü bir kültürel kod çatışmasında hayatını kaybetmiş oldu. Bir süre liseye adını verdiler, sonra o da değişti.

Advertisements